Gün yeni ağarıyordu, çalışan insanların koşuşturmacası başlamış, gazeteler kapı eşiğine çoktan bırakılmıştı. Avlunun kapısında duruyordu. Baktı gökyüzüne, sokağı izledi. Yeşile çalan bir ışık vurmuştu yüzüne. Alışkın olduğu açık yeşil bir ışık. Her sabah aynı saatte, en fazla otuz adet simit sığdırabildiği tablasıyla, hayatın koşuşturmacasını beş geçe yine aynı yere doğru yola çıkmıştı…

Sahil kenarına geldi ve her zamanki yerine geçti. Onlarca bankın tam ortasında müşterilerini bekliyordu. Her gün buraya gelirdi. Günün ilk saatlerinde simit satmak için, satılmayan simit kalırsa da akşamüzeri martılara huzur karşılığında takas etmek için. Hayat çukuru gözleri çevreye bakmıyor, dua ederek tablasıyla uğraşıyordu. Bir de varlığını iki dakika yirmi saniyede bir kontrol ettiği bozukluklarıyla…

İlk gördüğü anda tanımakta zorlanmıştı ama o yeşil çok netti. Onu en son gördüğünde kendisini saatlerce izlediğini bilmiyordu. Oysa otobüse bindirip saçlarını okşayarak uğurladığı bu kızı otobüsün kaybolduğu o an’a kadar izlemişti, ”belki de hayal görüyorum” diyerek… Her ne kadar Elif bunları görmese de, bu yeşil gözler o gün dakikalarca otobüsü, saatlerce de onsuzluğun meydana getirdiği anlamsız boşluğu izlemişti.

Bir insan otobüsü neden kaybolacağı an’a kadar izlerdi ki? Gittiği belli, dönmeyeceği belliyken bunu neden yapardı? Belki de sadece kaybolmasını bekliyordu ayrılığı kabullenmeye başlamak için. O olmamasına rağmen bu şehirde hala toka satan dükkânların olmasına anlam veremiyordu. Onun saçlarını süslemeyen tokalar ne işe yarardı ki… Sokaklar birer harabeydi, onun kahkahasıyla coşmadıktan sonra. Ufukta kaybolan bu defa onun güneşiydi, eşinin biricik emaneti olan kızıydı…

Bir gün geri dönmeyeceğini biliyordu. Beklediğin insanın gelmeyeceğini bildiğin için bekleyememek mi, yoksa cılız bir umutla da olsa son nefesine kadar beklemek mi daha acı vericidir? Bence en acı olanı ”sevdiğini bekleyebilmenin” bile insanın elinden alınmış olmasıdır…

Düşünsenize, sevdiğiniz ölmedi ama size bekleyebilme imkânı da verilmedi. Elinizdeki tüm umutlar tedavülden kaldırıldı. Bu andan sonra artık umuda yer bulamazsınız. Bahçe kapısı açık bırakılmaz. Her akşam sofraya bir tabak fazla konmaz. Bir de artık her bayram kırmızı rugan ayakkabının bir numara büyüğü aranmaz…

Sahi gelmeyecekti değil mi, bir numara büyük aramaya gerek var mıydı? Bu arada, bunca zaman geçtikten sonra, acaba kızı şuanda kaç numara ayakkabı giyiyordu…

Geçmişti işte yıllar. Kimilerine göre yıllar, kimilerine göre asırlar, bazılarına ise bir ömür… Herkesin acısına göre zamanın geçme hızı da değişiyordu işte. Artık tek yaptığı şey ölümü beklemekti. En azından bu verilmişti ona. Ölümü bekleyebilecek kadar yaşlanmıştı ama asla yaşamamıştı. Zaten yaş’lanmak sadece daha fazla takvim yaprağı koparmaktı, daha fazla yıllanmaktı ama yılların geçmesi kesinlikle tek başına yaşamak demek değildi.

Düşmemek için zorlandığı anlardan biriydi, iskemlesine oturdu. Boynundaki muskayı açtı ve içinden küçük bir kâğıt çıkardı. Yaklaşık bir haftadır onu izliyordu ve Elif neredeyse her gün bu kâğıdı görmüştü. Yine aynı seremoni olmuştu. Kâğıt çıkmış, gözlere yalnızlık çökmüş ve derin iç çekmelerle, başı iki yana sallama ile tekrar yerine konmuştu…

Tam on beş yıl önceydi. Eşini kaybetmiş bir adama hayatındaki en değerli varlığının, kızının, çok hasta olduğu ve biran önce yurtdışında tedavi olması gerektiği söylenmişti. Eline tutuşturulan tahlil sonuçlarıyla kendini koridora zor atmış ve terlikleriyle oynayan kızının yanına oturmuştu.

Etrafta çalışan hemşireleri görünce küçük kız dayanamadı: ”Baba, çocukların canı acımasın diye hemşire ablalar küçük iğne kullanırmış doğru mu?” Bir ömür sığardı bu söze, kızının ölümle pençeleştiğini öğrendiği o an hastanede… ”Hadi kızım gidip ayakkabı alalım sana.” Gözleri fal taşı gibi açıldı küçük kızın. Sevincinden babasının boynuna sarıldı.

Hani gücünüz yetmediği için en sevdiğinizin isteklerini yerine getiremezsiniz ya… Ve bir gün son isteği olduğunun farkında bile olmadan, o sevdiğiniz sizden bir şey ister… Siz tüm dünyayı ayaklarının altına sermek için var olan bütün gücünüzü kullanırsınız ya… İşte bu an’ı yaşayan baba da aynı şeyi yapmıştı…

Kızını aldı ve bir ayakkabı dükkânına girdi. Cebindeki tüm paraya kolundaki eskimiş saati ekledi ve uzattı dükkân sahibine. Kızı, babasının utandığını göremeyecek kadar meşguldü minik ayakkabıları seyretmekle. Babası kızının ayağına tam olarak uyacak şekilde kırmızı bir rugan ayakkabıyı ona giydirdi. İçerideki yaşlı bir teyze çocuğa ”Kızım sana bir numara büyük alalım, seneye de giyersin.” dediği anda babasının gözüne toz kaçmıştı… Bütün hayatını bir anda kâbusa döndüren o kara haber, kızının son mutluluğu gözüne kaçmıştı. Babanın gözleri doldu, düşünceleri dondu. Kalbi sesine galip geldi, sadece kendine fısıldayabildi: ”Önümüzdeki sene… Kızım o kadar bile yaşayamayacak…”

Çocuk odasında Elif en yakın arkadaşı Aslı’yla konuşuyordu. Gözleri kocaman, üzerinde balon etek olan, siyah saçlı bebeğine nefes nefese anlatıyordu: ”Aslı bak babamla ne aldık, bu kırmızı ayakkabılar artık benim. Ama hiç giymeyeceğim onları, babam eğer önümüzdeki yıla kadar kendisini üzmezsem sana da alacağını söyledi.” Minicik göğsünde bastırıp okşadı Aslı’yla ruganları. Salondan kızının sesini duyan baba mırıldanıyordu ”…önümüzdeki yıla kadar üzmezsem…” Bakışları iyice düştü: ”Üzme beni be kızım, en büyük üzüntüm olma…”

Çocukluk arkadaşı Fatih her zamanki sesiyle hüzün deryasından uyandırmıştı onu: ”Abim, bana bak abim! Kızın seni bırakmadı ama sen hepimizi bırakıyorsun böyle yaparak.” Ruganlar kadar kırmızı ama denizler kadar ıslak gözlerle baktı kadim dostuna: ”Fatih abim bir çare bul, kızım yaşasın istiyorum. Ben onun yaşadığını bilmek istiyorum. Bir babanın en büyük acısı çocuğunu toprağa vermektir. Hiç bir anne baba çocuğunun ölümünü görmemeli. Kendi canım gidecek olsaydı bu kadar üzülmezdim çünkü onu sana teslim ederek gönlüm rahat ruhumu teslim ederdim. Ama şuanda senin karşında, kızının son isteğini yerine getiren bir babanın çökkünlüğü var. Ben şimdi kızıma kefen mi bakacağım sen söyle…”

Sessizlik.

Öyle bir sessizlik oldu ki ilk defa ses’ler: ”Allah’ım canımızı al.” diye haykırdı. Hiç bir anne baba çocuğunun öldüğünü görmemeliydi… Çayını yudumlayan fatih ancak on dakika sonra sessizliği bozabildi: ”Şimdi bu hastalığın bir tedavisi var ama o da çok pahalı değil mi? Peki biz bu parayı karşılayacak birini bulamaz mıyız?” Bir umut devşirdi gözlerinde ve kulak kesildi dostunun sözlerine: ”Benim çok sevdiğim çok yakın olduğum Hüseyin diye bir doktor arkadaşım var. Yıllardır çocuğu olmayan, dertli ama çocuk sevdalısı bir adam. Ben onunla bir konuşayım istersen.” Sadece başını sallayabildi baba… Sadece ”kardeşim benim” diyebildi…

Uzun yıllar geçmesine rağmen babasını tanımakta hiç de zorlanmamıştı Elif. Tam dokuz yıl olmuştu gideli, aslında gitmek zorunda olalı. Bir haftadır her gün babasının yanına kadar geliyor ve aynı ağacın arkasına saklanarak onu gözetliyordu. Her gün muskadan çıkarılan kâğıt, öpüp koklanılan minik rugan ayakkabılar ve derin iç çekmelerle denizi seyredişler…

Babası onun yokluğuna da babalık yapıyordu. Ki zaten babalar yokluğa bile kavuşma devşirerek yaşarlardı. Yoksa yaşamak ölümden ucuza kaçardı… Derin bir nefes aldı elif ve babasına doğru yürümeye başladı. ”Buyurun hanım kızım, simit mi istediniz?”. Elif eğildi ve simit tablasının altından kırmızı rugan ayakkabıları çıkardı. Bir eliyle ayakkabıları, diğer eliyle babasının elini tutarak ağlamaya başladı: ”Emanetimi almaya geldim. Küçük bir kızken sana emanet ettiğim ayakkabılarımı almaya geldim baba!”…

Beyazın siyaha galip geldiği sakallar, göz torbalarının hasrete yenik düştüğü haykırışlar ve bir babanın umuttan pişirdiği gam dolu yüreğiyle kalktı yerinden ve sarıldı kızına… Sözler kelamdan düştü, gözler ise hasrete bir daha yenik kaldı. ”Kızım!” diyebildi sadece, boğazına bir şey düğümlenmedi. Hiç bir düğümün kapatamadığı kadar çok acı çekmişti, her şeyden öte çok beklemişti, çok özlemişti… Sessizce konuştular, ağlayarak konuştular, sarılarak konuştular… Ağızlardan bir kelime bile çıkmadı ama onlar bağırarak konuşuyordu! Duymasını bilen duyuyordu…

Bilmem kaç dakika sarılarak geçmişti… Bir süre sonra iskemlesine oturttu kızını ve yılların hasretiyle ilk sorusunu sordu… Babaydı o, yıllar geçse de bir babaydı: ”Aç mısın kızım? Bak burada bir sürü simit var yemek ister misin? Ayakkabıların emanetindi, her gün yanımda getirip götürüyorum. Olur da ev diye kaldığım yerden belediye bir gün beni sokağa atarsa, kaybolur bulamam diye her gün yanımda taşıyorum…”

Saatler birbirini kovalamış, ilk şaşkınlık ve uzun yılların özlemi yerini çoktan Allah’a şükür dolu dualara bırakmıştı. Yıllar önce, Fatih abim dediği dostunun yakın arkadaşı olan doktor Hüseyin’e gitmişlerdi. Hüseyin çocuğu sahiplenmiş, yıllar sürecek olan tedavisinin tüm masraflarını karşılayacağını ve bir gün tedavisi biterse kızını geri getireceğini söylemişti.

Aslında Elif’in tedavisi bir yıl kadar önce bitmişti ama Hüseyin bir türlü babasına ulaşamıyordu. Fatih’in mezar taşına işlenmiş bir kaç satırdan yola çıkarak burayı bulmuşlardı. İki yıl kadar önce vefat eden Fatih’in mezar taşına vasiyeti üzerine şöyle yazılmıştı: ”Biz üç dosttuk, birimiz çok erken uçtuk. Sonrakimiz ben olursam eğer; üçüncümüz ilk tanıştığımız yerde beklesin ölümü. Hani dostluğun ilk adımı olan, huzur dolu o mahallede… Martılara komşu olarak beklesin. Ölümü ve kızını beklesin…”

Hasret bitmişti, yıllardır beklediği kızı karşısında duruyor ve daha beş altı yaşlarındayken emanet ettiği ayakkabısını göğsünde sıkıştırmış babasına bakıyordu. Babasından ayrılmak istemediği o gün evden zorla çıkarılırken gözü babasının bin bir güçlükle aldığı rugan ayakkabılarına takılmış ve ağlamaktan kan çanağına olan gözlerini babasına dikmişti: ”Al baba bunlar sende kalsın. Bir gün bu amcalar beni geri getirirse ayakkabılarımı bana geri verirsin, sakın kaybetme onları baba… Eğer beni geri getirmezlerse o ayakkabıları kendinle cennete götür babacığım, seni orada bekliyor olacağım…” O gün zor da olsa geçmemişti… Sakalların beyazlığına saklanan hüzünlerle birlikte bir ömür geçmeyecekti…

Umudu tükenmek üzereyken gelmişti kızı. Yorgundu ama mutluydu. Elleri titriyor, bakışları kayıyordu. Sendelemeye başladı ama belli etmedi kızına. Kendisine hep aynı soruyu sormuştu: ”Ölümü ve kızımı bekliyorum. Peki ya ikisi ardı sıra gelirse ne yapacağım… Kızıma doyamadan göçüp gidersem ne olacak?” Zoraki açtığı gözlerini kızına çevirdi. Bir eliyle göğsünü sıkıştırıyor, diğer eliyle de Elif’in henüz ne olduğunu bilmediği o kâğıdı tutuyordu.

Son sözlerini söyleyen bir babanın yorgunluğu vardı üzerinde… Beklediği ikinci hasretin de gelmek üzere olduğunu anladı ve son nefesiyle dilinden şunlar döküldü: ”Kızım… Bu kâğıda o gün söylediklerini yazdım. Olur da bir gün hafızamı yitirirsem, kendimi kaybedersem üzerimde bu kağıdı bulanların bu rugan ayakkabıları ne için yanımda taşıdığımı anlamaları ve bana yardımcı olmaları içindi. Ben gidiyorum kızım, sakın üzülme sen geç gelmedin, ben yorgun düştüm. Senden son isteğim, bir gün bir kızın olursa uğruna günlerce aç kaldığım ama giymene bile doyamadığım, ayrılığından sonra yıllarca her gün yanımda taşıdığım, senin hasretinle her gün öptüğüm, geceleri senin kokunla uyuduğum bu ayakkabıları kendi kızına giydir. Ona dedenin ikimize hediyesi dersin. Yıllarca dedenin ”kızım” diye sevdiği ayakkabılarım dersin. Hoşça kal kızım, hoşça kal…”

Küçük bir kâğıt düştü yere… Ve rüzgârın gücüyle rugan ayakkabının içine girdi…

Can dostum Fatih ve Aslı’nın hatırına…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir